Serdar Yıldırım Hikayeleri

KELOĞLAN PADİŞAHIN OYUNU
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Tilkilerin kümeslerden uzak durduğu, farelerin kedilerden korkmadığı bir devirde yaman mı yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan dağ-taş gezermiş, soğuk sulardan içermiş. Anasıyla birlikte karınca kararınca yaşayıp giderlermiş.

Bir öğle vakti Keloğlan evde anasıyla konuşurken, kapı çalınmış. Keloğlanın anası kapıyı açmış. Gelenler, ak sakallı, yaşlıca bir adam ile dünya güzeli bir kızmış. Anası misafirleri eve buyur etmiş. Keloğlan'ın kızı görünce aklı başından gitmiş. Kıza aşık olmuş. Anası öbür odaya geçince, ana bu kızı bana istesene, demiş. Anası, kimdirler, nedirler bilmeyiz, nasıl olup da eve gelen misafirden kızını isteriz, dediyse de Keloğlan'ın ısrarı karşısında kızı babasından istemiş. Meğersem bunlar tebdil kıyafet gezen o ülkenin padişahı ve kızıymış.

Padişah: " İyi de Keloğlan, kızımı nerede yaşatacaksın, nasıl geçineceksiniz? Anlat da bilelim. " demiş.
Keloğlan: " Ondan kolay ne var canım. Onu sarayımda yaşatırım, pek de güzel geçindiririm. " demiş.
Padişah: " Saray mı? Ne sarayı? Senin sarayın mı var, Keloğlan? " diye sormuş.
Keloğlan: " Tabi canım. Şu dağın ardında kalan saray benimdir. " demiş.
Padişah, Keloğlan'ın dediği sarayı hemen bilmiş. Çünkü o saray kendi sarayıymış. Keloğlan'ın oyun ettiğini anlamış. Onun oyununa karşılık kendi de bir oyun oynamak istemiş: " Bak sen. Bravo sana Keloğlan, demek senin bir sarayın var. Hem tanınmış birisin hem de zenginsin. Kızımı senden daha iyi birisine mi vereceğim? Şimdi biz gidelim. Haftaya bugün sarayına misafir oluruz. Haydi kal sağlıcakla. " demiş ve kızıyla birlikte çıkıp gitmiş.

Padişahla kızı gidince Keloğlan'ı bir düşüncedir almış. Demediğini bırakmayan anasından kurtulmak için dışarı kaçmış. Durum buymuş ve bir hal çaresi lazımmış. Şöyle mi yapsam, böyle mi etsem derken, sonunda kararını vermiş. Olanları padişaha anlatıp yardımını isteyecekmiş. Padişah ise, Keloğlan'ın saraya geleceğini tahmin ediyormuş. Keloğlan'ı görüşme odasına aldırmış ve araya gerili perdenin arkasından Keloğlan'la konuşmuş. Keloğlan'ın dediklerini kabul edip, sarayı Keloğlan'ın emrine bırakmış ve kızıyla birlikte yakındaki konakta kalmaya başlamış.

Keloğlan saray görevlilerinden hazırlıkların bir an önce tamamlanmasını istemiş. Padişah ve kızı söz verdikleri günde misafirliğe gelmişler. Görevliler, durumdan haberdar oldukları için, padişah ve kızına misafirmiş gibi davranmışlar. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş. Sohbet giderek koyulaşmış ve geç vakitler padişah ve kızı giderken Keloğlan ve anasını konağa davet etmişler.

Konakta anası padişahtan kızını Keloğlan'a istemiş. Kızının olurunu aldıktan sonra padişah evet demiş ve kızını Keloğlan' a vermiş. Sarayda yapılan düğüne padişah, padişah kıyafetiyle, kızı Aysel de prenses kıyafetiyle katılıp kimliklerini belli etmişler. İlk anda çok şaşıran Keloğlan ve anası zamanla buna alışmışlar. Saray görevlileri padişahın oyununu konuşmuşlar. Keloğlan ve Aysel evlenip mutlu olmuşlar.

SON
 
KELOĞLAN'IN HOROZU
Bir varmış bir yokmuş. Yumurtadan civciv çıkmış. Civciv büyümüş piliç olmuş. Piliç büyümüş tavuk olmuş. Tavuk yumurtlamış. Yumurtadan civciv çıkmış. Bu civciv büyümüş horoz olmuş. Bu horoz bir gün sol- sağ, bir- iki uygun adım giderken Keloğlan'la karşılaşmış ve Keloğlan'ın yanından sıyırtıp geçmiş. Keloğlan ağzı açık horozun arkasından baka kalmış. Çabucak toparlanıp bir koşu horozun önüne çıkmış. Karşısında Keloğlan'ı gören horoz durmuş.
Keloğlan: " Ne o Toros? Yürüyüp gidiyorsun. Beni tanımadın mı? "
Bunun üzerine horoz durmuş: " Tanıdım da, seni tanıdım diye durmam gerekmez. "
" Bana kızgınsın, yenilgiyi benden biliyorsun. "
" Daha herşey bitmedi. Şu yeni nesil. Bak civcivlere, bunların çoğu horoz olacak. Yakında yeni bir ordu kuracağım. Zafer bizim olacak. "

Altı ay kadar önceydi. Uzun bir zamandır tilkiler kümeslere giriyor ve tavukları götürüp ormanda yiyorlardı. Kümes hayvanları tilki korkusu altında yaşamaktan bıkmıştı. Daha sonra Toros çıktı ve kümes hayvanlarını bir bayrak altında toplamayı başardı. Horozlardan ordu kurdu, bu orduyla haksızlığa baş kaldırdı ama tilki ordusuyla yapılan meydan savaşında bozguna uğradı. Savaştı, sonuna kadar savaştı, tek kaldı ve kuşatmayı yarıp yaralı olarak kurtuldu. Yarası iyileşince tekrar ortaya çıktı ama bu defa çok daha fazla hırslıydı.

Keloğlan'ı tanımamasının sebebi ise, biraz daha sabret, hemen savaşa girme, kazanma şansın çok az demesinden kaynaklanıyordu. Zamanla civcivler piliç, piliçlerin çoğu horoz oldu. Çevreden binlerce horoz gelerek Toros'un özgürlük bayrağı altında toplandı. Keloğlan'ın, çok kalabalıksınız, siz bu savaşı kazanırsınız demesi üzerine yapılan savaşı horozlar kazandı. Keloğlan'ın horozu, zafer kazandı ve kalan az sayıda tilki ormanın derinliklerine çekildi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
KELOĞLAN VE PİNOKYO
Bir varmış, iki varmış. Üç varmış, beş varmış. Dört yokmuş. Dört kere dört yirmi dört eder desem burnum uzar mı? Yalan söyledim diye okuyucu bana kızar mı?
Keloğlan bir gün Pinokyo ile karşılaşmış. Pinokyo çok hareketliymiş, hemen atılmış. Keloğlan'ın elini sıkmış: " Vay Keloğlan, nasılsın? " diye sormuş.
Keloğlan: " İyiyim, sağ ol arkadaş. " demiş. " Beni nasıl tanıdın, adımı nereden biliyorsun? "
Bunun üzerine Pinokyo: " Seni tanımayan, adını bilmeyen mi var? Avrupa'yı gezdim, dolaştım. Gittiğim her yerde Keloğlan adını duydum. Amerika'yı keşfeden Kristof Kolomb ve dünyayı dolaşan Ferdinand Macellan gittikleri yerlerde Keloğlan adını duyduklarını bana söylediler. "
Keloğlan'ın sağ gözü seğirmeye başlamış. Kuru fasulye nohut arası barbunya durumları olduğunu anlamış. Pinokyo'nun burnu konuştukça uzuyormuş. Yalandan çorba yarışması düzenlense Pinokyo'nun birinci olacağına eminmiş. Kafa saatinde zamanı kurmuş. Gong çaldığında dünya denizlerindeki dalga sona erermiş. Bol dalgalı Pinokyo denizinde az acılı Keloğlan kebabı ayranla iyi gidermiş.

Keloğlan Pinokyo'nun dalga geçtiğini düşünüyormuş. Onun yalanlarına daha fazla yalanla karşılık vererek galip gelip, Pinokyo'yu yalan söylemekten vazgeçirecekmiş:
" Doğru söylüyorsun, Pinokyo. Benim adımı dünyada duymayan yoktur. En ücra köşelerde bile adım saygıyla anılır. Ben bunu yerinde gördüm, yaşadım. Dünyayı dolaştım. Büyük Okyanus' taki adalarda, Amazonlarda, Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında beni tanıdılar. Keloğlan gelmiş, hoş gelmiş, deyip etrafımı sardılar. Yedirdiler, içirdiler. Benim gittiğim yerleri Piri Reis haritasında meyve, sebze resimleri yaparak işaretledi. Kuzey ve güney kutup noktasına Keloğlan bayrağını diktim. "
Keloğlan anlattıkça, yalan söyledikçe burnu uzamış. Pinokyo'nun iki karış burnu yanında Keloğlan'ın burnu Uludağ'ın zirvesine ulaşmış. Bu durumdan Uludağ rahatsız olmuş: "Keloğlan, lütfen yalanı keser misin? Rahatsız oluyorum. "
Keloğlan cevap vermiş: " Özür dilerim, Uludağ! Seni rahatsız etmek değil, Pinokyo'ya dersini vermek istemiştim. "
" Pinokyo yalan söylemekten vazgeçmez, senin doğru söylemekten vazgeçmeyeceğin gibi. "
Pinokyo Uludağ'ın sözlerinden hoşlanmamış. Keloğlan'dan yana dönmüş: " Dersimi aldım Keloğlan. Bundan sonra yalan söylediğimi duymayacaksın. Haydi, hoşça kal. " demiş ve yürüyüp gitmiş.
Uludağ: " Bu nereye gidiyor böyle? " diye sormuş.
Keloğlan: " Pinokyo'nun dönüp dolaşacağı yer İtalya'dır. "
Uludağ: " Dersimi aldım, dedi. Gerçekten almış mıdır? "
Keloğlan: " Almıştır da, son cümleyi söyledikten sonra burnu niye uzadı, onu anlamadım.

Doğru sözlü ol, dokuz köyde misafir ol.
Onuncu köyün adı, Doğrular Köyü.
Doğru sözlü olun, yalandan kaçın.
Yalan söylemeyin, doğruluk saçın.

SON
 
KELOĞLAN VE DAĞCILAR
Anadolu'da bir Keloğlan varmış.
Hayatı ortadan ikiye yarmış.
Bir yarısını Marmara'ya atmış.
Diğer yarısını dağa fırlatmış.
* * * *
Deniz Marmara'ymış, dağ Uludağ'mış.
Kış günü Uludağ kar-buz kaplıymış.
Dağdaki aç kurtlar köylere inmiş.
Keloğlan korkudan evine sinmiş.
* * * *
Bir gün kar dinmiş, kurtlar hemen gitmiş.
Keloğlan evden çıkmış, bir oh çekmiş.
Kolay değil, bir hafta evde yatmış.
Bir hafta bin hafta yerine geçmiş.
* * * *
Ertesi gün köye dağcılar gelmiş.
Köylüler, Keloğlan'a haber vermiş.
Dağa çıkacak bir adam gerekmiş.
Başka kimse dağcılarla gitmemiş.
* * * *
" Keloğlan demiş, ben sizinle gelmem.
Ne istersiniz Uludağ'dan bilmem.
Çıkıp da ne olacak zirvesine.
Zarar verir zirvesi cümlesine. "
* * * *
" Bırak Keloğlan ciddi olamazsın.
Biz zirveye çıkarken bakamazsın.
Adın önde anılsın, şimşek çaksın.
El yazması kitaplarda sen varsın. "
* * * *
" Ben öksürsem halkımız sahiplenir.
Eğer dağa çıkmazsanız sevinir.
Dağcıyı durdurdu Keloğlan denir.
Herkes neşelenir, şekerler yenir.
* * * *
Ağalar etmeyin dağa gitmeyin.
Dağ çağırır durur, önemsemeyin.
El ele tutuşun, fire vermeyin.
Hepiniz gençsiniz, erken göçmeyin. "
* * * *
Dağcılar, Keloğlan'ı dinlememiş.
İleri deyip, Uludağ'a çıkmış.
Ama hiçbiri geri dönememiş.
Çığ düşmüş, onları hayattan silmiş.
* * * *
Dağa çıkanlar, korkusuz, yiğitmiş.
Buz çok kayganmış, kar acımasızmış.
Kaygan ortamda yiğitlik sökmezmiş.
Karlı dağlarda çığ bir felaketmiş.
* * * *
Keloğlan bu sonuca çok üzülmüş.
Yazıcıya gitmiş, ona anlatmış.
Kışın kimse dağa çıkmasın, demiş.
Çıkmak isteyen yanlış yapar, demiş.
* * * *
Serdar Yıldırım bu masalı yazmış.
Ne gerek varmış, kim dağa çıkarmış.
Zaten ortalık buz gibi soğukmuş.
Nice dağcılar dağlarda donmuş.

SON
 
KELOĞLAN ELMASI
Bir varmış, bir yokmuş. Var olan varmış da, yok olan neymiş? Sert bir rüzgar esmiş, dalları eğmiş. Bir Keloğlan varmış. Fikirde, düşüncede hürmüş. Ancak bu Keloğlan çok tembelmiş. Evde yan gelir yatar, keyfine bakarmış. Anası bir gün Keloğlan'a demiş ki: " A oğlum, evde yatıp duracağına babandan kalan tarlayı bellesene. Al kazmayı, küreği, git tarlaya kaz. Tohum atarız. Domates, biber, patlıcan yetiştiririz. "
Bunun üzerine Keloğlan şöyle demiş: " Bırak ya ana, bir tarla için rahatımı bozamam. Sen şu çorbayı karıştır, dibi tutmasın. "Keloğlan'ın bu sözleri üzerine anası sopasını kaptığı gibi Keloğlan'ın üstüne yürümüş:" İş yapmazsın, sırtüstü yatarsın sonra çorba dersin. Al sana çorba."
Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Anası peşinden kazmayla küreği sokağa bırakmış: " Tarlayı bellemeden gelme. Seni içeri almam bilmiş ol, " diye bağırmış.

Keloğlan gelip tarlanın ortasına sırtüstü yatmış. Yanında getirdiği kazmayla küreğe, kaz kazmam, kaz küreğim, demiş ama nafile, ne kazma ne kürek kımıldamamış. Bu böyle olmayacak deyip, tarlanın yanından geçen köylülere tarlada elmas bulduğunu söylemiş. Bu tarlada çok elmas var. Gelin kazın, bulduğunuz sizin olsun, deyince kazmasını, küreğini kapan köylüler akşama kadar toprağı kazmışlar.
Akşam anası tarlanın kazılmasına çok sevinmiş. Keloğlan' ı tarhana çorbasıyla beslemiş.

Ertesi gün kasabadan gelenler varmış. Adamlar, tarlanın kenarına kulübe yapmışlar. Civar tarlaları kazmışlar, elmas aramışlar. Bir şey bulamayınca Keloğlan ile konuşup bulduğu elması satmasını istemişler. Keloğlan olmayan elmasın değerini giderek arttırmış. Ağalar, bin altın verene elması satarım, demiş. Üç altın, beş altın pey akçesi bırakanlar olmuş. Bunlar, elması başkasına satma, bana sat diyenlermiş. Böylelikle Keloğlan'ın bir torba altını olmuş. Olaydan haberdar olan o ülkenin padişahı, Keloğlan'ı saraya davet etmiş. Sarayda, Keloğlan'ın şerefine eğlence düzenlemiş, ziyafet vermiş. Keloğlan, elması bana satmalısın, demiş. Pey akçesi olarak yüz altın vermiş. Zamanla dünyanın çeşitli ülkelerinden elması satın almaya gelenler olmuş. Elmasın talipleri giderek çoğalmış. Keloğlan bir gün bir kartalın elması kapıp kaçtığını ve Kaf Dağı'nın ardına gittiğini söylemiş. Elması satın almak isteyenler, Kaf Dağı'nın ardına gitmek üzere yola çıkmış. Keloğlan topladığı altınlarla saray yaptırmış. Padişahın kızıyla evlenip mutlu olmuş.

SON
 
KELOĞLAN BİR KESE ALTIN
Keloğlan kasabaya giderken bir kese altın bulmuş. Pazar yerine varınca, yolda bir kese altın buldum, sahibini ararım, demiş. Herkes, kese benimdir, ben düşürdüm. İçi altın doluydu, diyerek öne çıkmış. Bunun üzerine Keloğlan keseyi kimseye vermemiş. Kolcubaşına gitmiş: "Kasabaya gelirken, içi altın dolu bir kese buldum. Sahibi size geldi mi? " diye sormuş.

Kolcubaşı: " Aman Keloğlan, kese benimdir. Bugün kasabaya gelirken düşürmüştüm. " demiş. Keloğlan kolcubaşına inanmadığı için, keseyi vermemiş. Akşamüstü köye dönmüş. Evde anasına keseyi göstererek olanları anlatmış. Keseyi vermesi için, adamların yalvardığını söylemiş.
Anası: " Keloğlan biliyor musun? Keseyi ben düşürmüştüm. Geçen gün kasabaya gitmiştim ya demek ki dönerken düşürdüm. "
Keloğlan: " Ana, kasabaya gitmiştin ama ne geçen günü? Aradan kaç ay geçti. Sen bari böyle şeyler yapma. Yağmur yağdı, güneş açtı. Kese ve altınlar tertemizdi. "
Anası: " Benim güzel oğlum, altını çamura bulasan yıkarsın çıkar. Altın kirlenir mi? İçinde altın olan kese kirlenir mi? "
Keloğlan: " Olmaz ana, yarın kesenin sahibini ararım. "

Keloğlan'ın keseyi vermediğini gören anası, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Kese babandan yadigardı. İçindeki altınları baban çalışıp biriktirmişti. Şimdi burada olsa, keseyi anana ver oğlum, üzme ananı, derdi.
Sonunda anasına inanan Keloğlan keseyi vermiş. Geç vakit Keloğlan uyuyunca anası altınları saymış. Yerde bulunan altın bulanın olur. Sahibini arar da bulamazsa yalanın olur.

SON
 
KELOĞLAN İLE PAMUK PRENSES
İki yürür, bir koşarım.
Gezer, dağlar aşarım.
Yatıp dinlenmek varken,
Tarlada çalışana şaşarım.

Böyle deyip duran Keloğlan yıllardan bir yıl tarlalarda, bahçelerde çalışmış, toprak kazmış, tohum atmış, sulamış, ürün almış, hasat etmiş, satmış. Keloğlan'ın kesesi altın dolmuş. Keseyi belindeki kuşağa bağlamış. Anasına, yabancı diyarlara gidip tüccarlık yapacağını söyleyip yola çıkmış. Gitmiş de gitmiş. Yürümüş, durmuş. Dört çarık eskitmiş. Sonunda, diyarların en yabancısına varmış. Bir han odası tutmuş, bir dükkan kiralamış. Dükkanın önünde oturup sağa sola bakınmaya başlamış. Gelip geçen çokmuş da selam veren yokmuş, çünkü burada Keloğlan' ı kimse tanımıyormuş. Aniden genç kızın biri durmuş ve Keloğlan'a adres sormuş. Kız pek güzelmiş. Keloğlan kıza aşık olmuş. Adresi dilinin döndüğünce tarif etmiş. Kız, teşekkür edip gitmiş. Keloğlan kızın ardından bakakalmış.

Ertesi gün kızı aramış ve bulmuş. Aşkını anlatmış. Karşılık beklemiş. Kız: " Tabii ki bana aşık olabilirsin. " demiş. " Geldiğin ülkede tanınmış, sevilen biri olabilirsin ama ben Pamuk Prenses'im ve beyaz atlı prensimi bekliyorum, onunla evleneceğim. "
Pamuk Prenses gittikten sonra Keloğlan kıvranmaya başlamış. Bir yol, bir yöntem, bir çıkış yolu aramış. Bu masalı yazmakta olan Serdar Yıldırım bir defa daha zamanda yolculuk yapmış ve Keloğlan'ın yardımına koşmuş. Keloğlan, ben geldim, demiş. Keloğlan Serdar'ın gelmesine çok sevinmiş. Serdar sözü fazla uzatmamış: " Altınlar ne güne duruyor? Karşıda terzi var. Kendine bir prens elbisesi diktir. Bir de beyaz at satın al. Bin ata işte sana beyaz atlı prens. Git Pamuk Prenses'in yanına benimle evlenir misin? diye sor. Evlenmesin seninle de göreyim. " demiş ve gitmiş.
Keloğlan: " Bir göründü, bir yok oldu. Bana faydası çok oldu. " demiş ve soluğu terzi dükkanında almış.

İki gün iki gece sonra Keloğlan yani beyaz atlı prens şehrin sokaklarında gezer olmuş. Bunun üzerine şehir halkı prensin geldi deyip Pamuk Prenses'i karşısına çıkarmışlar. Pamuk Prenses, sevdiğim geldi, demiş ve büyük bir törenle evlenmişler. Uzun yıllar birlikte mutlu yaşamışlar.

SON
 
KELOĞLAN CENGİZ HAN'IN HAZİNESİ
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş. Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş.

Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler.

O yaz hiç olmadık bir olay olmuş. Havalar kurak gittiği için, nehir kurumuş. Bu durum Keloğlan için büyük şans olmuş ama hazinenin yerini bulmak imkansız gibi bir şeymiş. Keloğlan talihine güveniyormuş. Dağlara, tepelere çıkmış, kuru nehir yatağını seyretmiş. Nehir yatağında gezmiş, günlerce yürümüş. Kafasını şu düşünce kurcalıyormuş: Ben Cengiz Han'ın yerinde olsaydım, hazineyi nereye gömerdim?

Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış.

Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş.

Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş. Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş.

SON
 
KELOĞLAN KARGA VE SUCUKÇU ARİF
Başlarında baba yok ya, senenin birinde Keloğlan ile anası epey yokluk çekmişler. Kış yaklaşıyormuş ama kiler bomboşmuş. Sabah, akşam tarhana çorbası içe içe Keloğlan’ın ağzında yara çıkmış. Bir de acıyormuş o yara ki, sormayın gitsin. Kısacası yoksulluk batağına boğazlarına kadar batmışlar. Tarla yok, tapan yok, koyun yok, keçi yok. Ellerinde bir tek karakaçan kalmış. Taşıyacak yük olmayınca karakaçan ne işe yarar? Çayır, çimen otluyormuş, yiyip, içip yatıyormuş.

Bir gün anası Keloğlan’a şöyle demiş: “ Şu karakaçanı götür, sat. Otuz dersin, yirmi beşten aşağı verme. Pazarlık payı bırak. Kazanacağın parayla nohut, mercimek al. Vur sırtına getir. Eğer karakaçanı satmazsak kışın aç kalırız, bilmiş ol. “
Keloğlan bu duruma çok üzülmüş ama elden ne gelir. Karakaçanı yularından tutup çekmiş: “ Gel bakalım, karakaçan. Anamın dediklerini duydun. Seni satmamız lazım. Benim de içim acıyor ama şu yoksulluk başa bela. “
Keloğlan pazarda karakaçana otuzdan kapı açmış, yirmi beş demiş, yirmi demiş, alan yok:
“ Uy, ben ne yaparım şimdi. Anama ne derim Karakaçanı satamadan eve dönersem, anam beni sopayla öyle bir döver ki, sorma. Şimdiden her yanlarım sızlamaya başladı. “
Sonunda adamın biri kafes içinde bir karga ile karakaçanı değiş, tokuş yapalım, demiş. “ Haydi Keloğlan, ver karakaçanı al kargayı. “
Bunun üzerine Keloğlan: “ Hiç olur mu, hemşerim, hiç onunla bu değişilir mi? Nerede görülmüş karakaçan ile karganın trampa edildiği. Sen ne iş yaparsın önce onu söyle. “
Adam sakin bir şekilde: “ Ben sucukçu Arif’im. Hayvan alır, keser, sucuk yapar, satarım. “
Keloğlan karakaçanın kulağına eğilmiş: “ Vay duydun mu karakaçan, adam sucukçuymuş. Seni buna satarsam hiç acımaz, keser, sucuk yapar. “
Keloğlan’ın bu sözleri üzerine karakaçanın gözünden yaş gelmiş: “ Ne olur beni satma, Keloğlan. Söz, bundan sonra sırtıma en ağır yükleri vursan gık demem. Eskisi gibi karşı çıkmam. Sırtıma da binersin, yirmi okkadan çok yük de taşırım.”

Keloğlan, hayır satmıyorum, demiş ve pazarın başka tarafına doğru yürümüş. Ama adam peşini bırakmamış: “ Bak Keloğlan, bu karga başka karga. Bazı karga türlerinin dört yüz sene yaşadığı biliniyor. Bu daha üç yüz yaşına girdi. Sana uzun seneler hizmet eder. Dedemin dedesinden kalmış. Ona da dedelerinden kalmış. Bilmem kaç nesil öncesinden dedem korsanmış. Bu kargayı beslermiş. Arkadaşlarından habersiz, onlar uyurken, korsan gemisinden bir sandık hazineyi alarak bir mağaraya götürüp gömmüş. Korsan dedem bir soygunda vurularak ölünce hazinenin yerini bilen sadece bu karga kalmış. Babam çok uğraştı, ben çok uğraştım, yalvardım, ayaklarına kapandım ama karga hazinenin yerini söylemiyor. Geçen gün ağzımdan kötü bir söz kaçırdım ve karga, sana, çocuğuna, soyuna, sopuna, hazinenin yerini söylemem, dedi. Ben de umudu kestim. Pazarda dolaşırken seni görmüş, beni bu kel çocuğa satarsan ona hazinenin yerini söylerim, dedi. Benim bütün çabam, uğraşım bundan. Hazineyi bulursan, onda birini versen razıyım. “

Keloğlan kargadan yana dönmüş: “ Ne dersin, karga, bunlar doğru mu? Hazinenin yerini bana söyleyecek misin? “ diye sormuş.
Karga: “ Seni sevdim, Keloğlan. Halinden garip ve yoksul olduğun belli ama seni zengin edeceğim. Arif’in dedikleri doğrudur. Hazinenin yerini bir sana söylerim.”
Keloğlan: “ Sağ ol karga. Dört yüz sene yaşarmışsın, ömrüne yüz sene de ben ekledim. Şu halde beş yüz yaşını geçersin. “
Keloğlan sucukçu Arif’ten karakaçanı geri almaya geleceğini ve onu kesinlikle kesmeyeceği sözünü aldıktan sonra kargayı alarak evinin yolunu tutmuş. Evde Keloğlan’ın karakaçanı bir kargaya değiştiğini duyan anası beyninden vurulmuşa dönmüş: “ Hani nohut, mercimek? Biz kışın bu kargayı mı yiyeceğiz? “ Diye bağırarak sopasını kaptığı gibi Keloğlan’a vurmaya başlamış. Keloğlan kendini dışarı zor atmış. Yandım anam, yandım anam, diye bağırarak koşarak uzaklaşmış.

Akşamüstü hava kararmaya başlayınca Keloğlan evin yakınına gelip oturmuş. Biraz sonra anası dışarı çıkmış ve Keloğlan’ı görmüş: “ Keloğlan, haydi gel, oğlum! Gel de içeride otur. Karga bana her şeyi anlattı. Ona inandım. Yarın kargayla gider, hazineyi bulur, getirirsin. Hazine bize her şeyi aldırır, gerekirse saray yaptırır. “
Keloğlan, anasının sözleri üzerine eve girmiş.

Ertesi sabah Keloğlan kafesteki karga ile birlikte yola çıkmış. Tez zamanda mağaraya varmışlar. Karga hazinenin yerini göstermiş. Koca taşı kaldırıp, toprağı kazınca, hazine sandığını bulmuşlar. Sandık, altınlar, gümüşler ve inci kolyelerle doluymuş. Keloğlan yanında getirdiği bez torbaya göz kararıyla hazinenin onda birini doldurmuş. Sucukçu Arif’e giderek, torbayı verip, karakaçanı geri almış. Daha sonra hazine sandığını büyükçe bir çuvala koyup karakaçana yüklemiş ve evinin yolunu tutmuş.

Anası, Keloğlan’ı sevinçle karşılamış. Sandıktaki mücevherleri görünce sevinci iki katına çıkmış. Sandığı evin altındaki kilere saklamışlar. Kafesten çıkarılan karga kilerde nöbetçi kalmış. Keloğlan ertesi gün sandıktan bir avuç altın alarak karakaçanla birlikte pazara gitmiş. Pazardan, nohut, mercimek, kuru fasulye, un, tuz, bulgur, meyve, sebze, kurutulmuş et alıp eve dönmüş. Kiler yiyecek dolmuş. Artık Keloğlan, anası, karga ve karakaçan kışı rahatça geçirebilirmiş.

Keloğlan anasının istediği sarayın yapımını yazın başlatmış. Sarayın yapımı bir yıl sürmüş. Daha sonra Keloğlan ile anası bu saraya taşınmış. Keloğlan padişahın dünya güzeli kızıyla evlenmiş. Hep birlikte uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

SON
 
KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.

Bunun üzerine Keloğlan'ın anası: " Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "

Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.

Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş: " Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.

Canan söze şöyle bir giriş yapmış: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "

Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla: " Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "
Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.

Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.

Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "

Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "

Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.

Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
Geri
Top